Eski bir fıkra vardır; biraz tutucu bir kadın bir düğüne gitmiş. Oyun havaları başladığında onu davet edenleri, "Allah günah yazar" diyerek geri çevirirmiş. Bir süre sonra, belki biraz müziğin kıvraklığından, belki biraz ısrarlara dayanamadığından kendini göbek atanların arasında bulmuş. Bir yandan küçük küçük sallanıyor, bir yandan da ritme uygun mırıldanıyormuş; "allaaahııım, günaaah yazma... allaaahıııım, günaaah yazma...".
Ritim yükselmiş, abla da yükselmiş, bakmış ki kollar iki yanda yükseliyor, başlamış biraz daha yüksek sesle konuşmaya; "biraz yaaaz, biraz yazma... biraz yaaaz, biraz yazma..."
Neden sonra davullar, darbukalar en kıvrak ritimlerin zirvelerine ulaştığında düğündekiler bakmışlar ki ablamız orta yerde, dört kol çengi, dönüyor. Bir yandan dayukarı bakıp bağırıyor; "ooooooohhhh... ister yaaaaz, ister yazma... ister yaaaaz, ister yazma."
Demem o ki, fazla kasmaya gelmiyor. Hayata bir defa geliyoruz. Armudun sapı, üzümün çöpü diye o kadar çok anı kaçırıyoruz ki, bir daha yerine gelmesi de olanaksız. Oysa, müzik çalmaya, hayat akmaya devam ediyor. Yapılacak şey, kendimizi yaşamın akışına bırakıp, müziğin ritmine kapılmak için kendimize izin vermek.
Öyleyse, haydi şimdi eller havaya. Haydi bakalım;
"ooooooohhhh... ister yaaaaz, ister yazma... ister yaaaaz, ister yazma."
Herkesin sözü var da, eskiden ulaşmak bunca kolay değildi. Bugün o kadar çok söz uçuyor ki havalarda, şimdi de duyurmak çok kolay değil. Bu bir çift sözü gören bir çift başka göz varsa şu anda, bu sözleri derleyenin, dile getirip kaleme alanın şansıdır aslında. Yani, iyi ki varsınız. Buyurun o zaman; sizinle paylaşmak için aşağıdaki sözcükler.
"Bir Çift Sözüm Var"da Ara
28 Şubat 2016 Pazar
26 Şubat 2016 Cuma
Düşme; DÜŞ(LE)
Hiç düşündünüz mü, nedir düş?
Beni oyuncu yapan şeydir örneğin. Saatler boyu oyuncaklarla oynarken, onların ne kadar gerçeğe yakın olduğunu düşleyen çocuk, bugün hala sahnedeki düşün ne kadar gerçekçi olduğuna bakıp oyun oynamayı ve düşleriyle mutlu olmayı sürdürüyor.
Düşlemek insanın tanrısal parçasıdır aslında. Yokları, ya da henüz yokları usunda da olsa var eder. Dahası somut olarak var edecek gücü de ortaya çıkarır. Yaratı düşle başlar. İlerleme düşle başlar. Kurmak düşlemenin ardılıdır.
"Kader", "kısmet" sözcüklerini hiç sevemedim. Sahne dışında, sonucu istencimin dışında belirlenmiş bir yaşam düşüncesinden hiç hoşlanmadığım için "alın yazısı" kavramıyla da barışamadım. Yaşam olağanüstü rastlantısallığı ile karşımıza seçenekler çıkarıyor, biz de görebildiğimizce ve yüreğimizle aklımız yattığınca seçiyor ve yaşıyoruz.
Yaşamın istencimizin ötesinde, bilinç düzeyinde algılayamadığımız düzenlemeleri var mıdır? Olası elbette. 100. Maymun fenomeni, bilinç üstü ile fark edemediğimiz ama yine de yanımızda, yakınımızda olmayanlarla bilgi iletişiminde bulunduğumuzu savlayabileceğimiz bulgular içeriyor. Yani her karşılaşma bir rastlantı olmayabilir. Somut 5 duyu içinde sayamadığımız, üst bir algı becerisi bizi kişilerle, olaylarla ya da yerlerle ilişkilendiriyor, karşılaştırıyor olabilir. Bu somutlama da "kader, rastlantı, alın yazısı" vb. kavramlarda gördüğümüz gibi istenç dışı bir durum olmayan, tam tersine, gayet kendi elimizde bir yaşam kurgusunu olası saymamı sağlıyor.
Böyle bir bakışla, düşlemek ve düşünmek çok daha önemli bir yer almaya başlıyor. Yani her şey gerçekten düşleyerek başlıyor. Uygun iletiler, uygun alıcılarla buluşuyor. Ama "evrene mesaj gönderen" bir "secret" tadında değil. Tamamen somut ve akılcı bir bakışla.
O zaman, düşlemek ve düşünmek, bir başka deyişle, tasarlamak, bir yandan kişiyi olası ve beklediği geleceğe hazırlarken, diğer yandan da yaşamı o gerçekliğe dair kurguluyor olabilir.
Diyeceğim o ki, korkmayın düş kurmaktan. "Ya gerçekleşmezse?" demeyin. En fazla gerçekleşmemiş olur. Unutmayın; bir güzelliği düşlerken ruhunuzda hissettiğiniz o lezzete bile değer düş kurmak. Ötesi bırakın yaşama kalsın. Düşleri keserek, aklı ve duyguyu frenleyerek ancak yaşamın o kurguyu düzenlemesini durdurmuş olursunuz belki de. Korkularla, kaygılarla coşkunuzu zedelersiniz. Tutmazsa, en fazla, "Ne güzel düşlerdi onlar. Kurarken bile mutlu etti. Varsın olmasın" dersiniz. Ama Hoca Nasrettin'in dediği gibi; "Ya tutarsa?"
Öyleyse, korkmayın be! Düşleyin. Güzeli, güzellikleri düşleyin; güzelliklerimiz olsun.
(Son cümleden olarak, bu yazıdan "sadece oturup düşlersek her şey olur" sonucu çıkaracak birileri olursa hiçbir şey anlamamış sayarım. Akıl'la düşle, olanca Kuvvet'le gerçek olması için çaba göster ki, Güzellik senin olsun)
Eyvallah...
Beni oyuncu yapan şeydir örneğin. Saatler boyu oyuncaklarla oynarken, onların ne kadar gerçeğe yakın olduğunu düşleyen çocuk, bugün hala sahnedeki düşün ne kadar gerçekçi olduğuna bakıp oyun oynamayı ve düşleriyle mutlu olmayı sürdürüyor.
Düşlemek insanın tanrısal parçasıdır aslında. Yokları, ya da henüz yokları usunda da olsa var eder. Dahası somut olarak var edecek gücü de ortaya çıkarır. Yaratı düşle başlar. İlerleme düşle başlar. Kurmak düşlemenin ardılıdır.
"Kader", "kısmet" sözcüklerini hiç sevemedim. Sahne dışında, sonucu istencimin dışında belirlenmiş bir yaşam düşüncesinden hiç hoşlanmadığım için "alın yazısı" kavramıyla da barışamadım. Yaşam olağanüstü rastlantısallığı ile karşımıza seçenekler çıkarıyor, biz de görebildiğimizce ve yüreğimizle aklımız yattığınca seçiyor ve yaşıyoruz.
Yaşamın istencimizin ötesinde, bilinç düzeyinde algılayamadığımız düzenlemeleri var mıdır? Olası elbette. 100. Maymun fenomeni, bilinç üstü ile fark edemediğimiz ama yine de yanımızda, yakınımızda olmayanlarla bilgi iletişiminde bulunduğumuzu savlayabileceğimiz bulgular içeriyor. Yani her karşılaşma bir rastlantı olmayabilir. Somut 5 duyu içinde sayamadığımız, üst bir algı becerisi bizi kişilerle, olaylarla ya da yerlerle ilişkilendiriyor, karşılaştırıyor olabilir. Bu somutlama da "kader, rastlantı, alın yazısı" vb. kavramlarda gördüğümüz gibi istenç dışı bir durum olmayan, tam tersine, gayet kendi elimizde bir yaşam kurgusunu olası saymamı sağlıyor.
Böyle bir bakışla, düşlemek ve düşünmek çok daha önemli bir yer almaya başlıyor. Yani her şey gerçekten düşleyerek başlıyor. Uygun iletiler, uygun alıcılarla buluşuyor. Ama "evrene mesaj gönderen" bir "secret" tadında değil. Tamamen somut ve akılcı bir bakışla.
O zaman, düşlemek ve düşünmek, bir başka deyişle, tasarlamak, bir yandan kişiyi olası ve beklediği geleceğe hazırlarken, diğer yandan da yaşamı o gerçekliğe dair kurguluyor olabilir.
Diyeceğim o ki, korkmayın düş kurmaktan. "Ya gerçekleşmezse?" demeyin. En fazla gerçekleşmemiş olur. Unutmayın; bir güzelliği düşlerken ruhunuzda hissettiğiniz o lezzete bile değer düş kurmak. Ötesi bırakın yaşama kalsın. Düşleri keserek, aklı ve duyguyu frenleyerek ancak yaşamın o kurguyu düzenlemesini durdurmuş olursunuz belki de. Korkularla, kaygılarla coşkunuzu zedelersiniz. Tutmazsa, en fazla, "Ne güzel düşlerdi onlar. Kurarken bile mutlu etti. Varsın olmasın" dersiniz. Ama Hoca Nasrettin'in dediği gibi; "Ya tutarsa?"
Öyleyse, korkmayın be! Düşleyin. Güzeli, güzellikleri düşleyin; güzelliklerimiz olsun.
(Son cümleden olarak, bu yazıdan "sadece oturup düşlersek her şey olur" sonucu çıkaracak birileri olursa hiçbir şey anlamamış sayarım. Akıl'la düşle, olanca Kuvvet'le gerçek olması için çaba göster ki, Güzellik senin olsun)
Eyvallah...
25 Şubat 2016 Perşembe
Kırık...
İçinde, ta derinlerinde bir sergi,
Cam biblolardan.
Korumuş, esirgemiş,
Ama sergidir;
Görülsün de istemiş.
Sanat sever filler gezmiş,
İstemeden kırmış, geçmiş.
Dehşet!
"İstemeden dedik ya yahu".
İşte en çok da ondan acıtırmış
Can kırıkları.
Cam biblolardan.
Korumuş, esirgemiş,
Ama sergidir;
Görülsün de istemiş.
Sanat sever filler gezmiş,
İstemeden kırmış, geçmiş.
Dehşet!
"İstemeden dedik ya yahu".
İşte en çok da ondan acıtırmış
Can kırıkları.
10 Şubat 2016 Çarşamba
Dar Kalıp
![]() |
| Azeri Ali ile Gürcü Nino'nun aşkını anlatan heykel (Batum). Belli sürelerde ayrı kalıp, sonra tekrar kavuşuyorlar. |
O yüce mimar,
Bu akla, bu yüreğe bir ev tasarlamış.
Beden demişiz adına.
O bilmeden bir şey yapmaz ya;
Kalıp dar, kalp kocaman.
Aklın yeri yeterli ya, o da aciz durumu anlamaktan.
Vardır elbet bir bildiği.
Sıkışır da sıkışır yürek.
Öyleyse bir şey yapmak gerek...
Ya yaracaksın göğsünü,
Açacaksın yerini,
Yanacak canın,
Yahut, durmuyorsa inatla kalıbında,
Çıkarıp vereceksin,
Kocaman yeri olan bir emanetçiye.
Mimar onu da tasarlamış mı acaba?
Bulunur mu öyle bir emanetçi?
İki parçalık yer işgal eden bir yüreği,
Bir parça bedeline saklasın;
Belki bir ömür...
Kaldın mı yine rızasına emanetçinin?
Çal sen hele kapısını bakalım;
"Ya kısmet"...
9 Şubat 2016 Salı
Üşüme(k)!
Sıcacık bir düşte,
Üşüyormuş biri...
İçi alev alev yanarken,
Titriyormuş hatta...
Oysa, iyi bilirmiş o
"Isınmanın en alası"nı.
Belki de tam bu yüzden,
Korkuyormuş işte...
27 Kasım 2015 Cuma
Kara an!
Karanlık sözcüğünün kökenini ilk düşündüğümde çok etkilenmiştim.
Kara + an + lık.
Anın, demin siyah olması. Yani bu dili ilk seslendiren atalar, o zamanki algı ve bilgileriyle düşünmüşler ve demişler ki; "birileri geldi ve anı karaya boyadı". Güneş battı, ışık gitti falan değil; an kara oldu. O zaman dem bu demdir ve kara anlık olmuştur.
Sahi, kimdir demi, günü karaya boyayan(lar)? Tehlikeyi arttırdığına, güzellikleri kapattığına göre, doğanın iyi güçleri olmasa gerek. Yoksa 7 rengi sunan, ısıtan ve ışıtan günü, karalara boyarlar mıydı? Neyse ki, uygun şartlar oluşup da zamanı geldiğinde, günü ağartacak güçler de vardır. Bir bakmışsın, olması gereken yerde, Doğu'da güneş pırıl pırıl oklarını göstermiş, hemen ardından, zerre kıskançlık etmeden nesi var nesi yoksa günü aklara boyayacaktır.
An, tam bu satırların yazıldığı sırada da karadır. Dışarıda artık ataların masallarını boşa çıkaracak ampuller olsa da, sokaktaki ortalama adam dahi, ışığın fiziksel yokluğunun nedenini bilse de, an karadır... zift karası, yüz karası, dipsiz kuyunun karası.
Binlerce yıl sonra acaba şimdi gerçekten biliyor muyuz kimlerdir ânı karaya boyayanlar? Ve biz boyamazsak, kim boyayacak günü beyaza?
Kara + an + lık.
Anın, demin siyah olması. Yani bu dili ilk seslendiren atalar, o zamanki algı ve bilgileriyle düşünmüşler ve demişler ki; "birileri geldi ve anı karaya boyadı". Güneş battı, ışık gitti falan değil; an kara oldu. O zaman dem bu demdir ve kara anlık olmuştur.
Sahi, kimdir demi, günü karaya boyayan(lar)? Tehlikeyi arttırdığına, güzellikleri kapattığına göre, doğanın iyi güçleri olmasa gerek. Yoksa 7 rengi sunan, ısıtan ve ışıtan günü, karalara boyarlar mıydı? Neyse ki, uygun şartlar oluşup da zamanı geldiğinde, günü ağartacak güçler de vardır. Bir bakmışsın, olması gereken yerde, Doğu'da güneş pırıl pırıl oklarını göstermiş, hemen ardından, zerre kıskançlık etmeden nesi var nesi yoksa günü aklara boyayacaktır.
An, tam bu satırların yazıldığı sırada da karadır. Dışarıda artık ataların masallarını boşa çıkaracak ampuller olsa da, sokaktaki ortalama adam dahi, ışığın fiziksel yokluğunun nedenini bilse de, an karadır... zift karası, yüz karası, dipsiz kuyunun karası.
Binlerce yıl sonra acaba şimdi gerçekten biliyor muyuz kimlerdir ânı karaya boyayanlar? Ve biz boyamazsak, kim boyayacak günü beyaza?
18 Kasım 2015 Çarşamba
Kalk; Yoksa Gitti Gider!
Bir vesileyle birbirinden haberdar olduğunuz biriyle denk getirip içilen 2 bira, edilen 3 - 5 cümleden sonra, ikinci görüşmenizde onun "dost" olacağına, hatta olduğuna karar verebilir misiniz?
Ya da bir adamla / kadınla tanışıp, harika sohbet edip, ikinci görüşmenizde "hiç gitme, hep kal" diyebilir misiniz? Cesaret ister değil mi? Ya o "dost" riyakarsa? Ya o adam / kadın göründüğü gibi değilse?
Dostluk, sevgi, uyum konserve değil, bakkal rafında satılmıyor. Üsküdar - Beşiktaş motoru hiç değil, 15 dakikalık periyotlarla karşımıza da çıkmıyor.
O zaman; o güzel insanları bulduğunuzda sarılın, bırakmayın. En fazla biri hakkında yanılmış olursunuz. Bir sonra karşınıza çıkacaklar hakkında da daha bilgili, donanımlı hale gelirsiniz. Ama dur bir bakayım, iki de tartayım dediğiniz her an, o sevgiyi, o dostluğu, o güzellikleri yaşayabileceğiniz süreden kaybettiğiniz anlardır. Ve geri gelmeyen tek sermaye zamandır.
Yaşayın, zira bir dahası yok.
2 Temmuz 2015 Perşembe
#unutMADIMAKlımda
Bir babam vardı benim de;
Vardı da,
Varken çok da olamadı hayatımda.
Arkadaşlarım var benim,
Henüz kundaktayken,
Yeni yürümüşken daha tıpış tıpış,
7-8 yaşındayken henüz,
Ya da daha lise görmemişken,
ya da bir meslek düşlerken,
Sanatını eline henüz almış da, doruklara çıkacakken yahut...
...
Babaları ellerinden alınmış.
O babalar ki, gideli nice oldu,
Hala varlar,
Hep de olacaklar;
Çocuklarından sonra bile...
Bu dünyada birileri "#unutMADIMAKlımda" dedikçe.
Vardı da,
Varken çok da olamadı hayatımda.
Arkadaşlarım var benim,
Henüz kundaktayken,
Yeni yürümüşken daha tıpış tıpış,
7-8 yaşındayken henüz,
Ya da daha lise görmemişken,
ya da bir meslek düşlerken,
Sanatını eline henüz almış da, doruklara çıkacakken yahut...
...
Babaları ellerinden alınmış.
O babalar ki, gideli nice oldu,
Hala varlar,
Hep de olacaklar;
Çocuklarından sonra bile...
Bu dünyada birileri "#unutMADIMAKlımda" dedikçe.
31 Mayıs 2015 Pazar
5 Mart 2015 Perşembe
Sonsuz ayrılışın, sonsuz kavuşması.
"Erdal Eren anneciğine kavuştu..."
Böyle yazmış bir dostum.
Şaşmış mıdır acaba bunca yaşlanmış olmasına?
Bir türlü can veremeyen katilleri "Kemikleri 18 diyor" diye haykırsa da,
17 yaşına henüz girmiş birinin annesiydi Erdal gittiğinde.
51 yaşında olacaktı oysa oğlu, onu son yatağına kendi koyma şansı olsa.
Sormuş mudur acaba yeni terlemiş, terlememiş bıyıklarının altından;
-Anne, sen misin?
Böyle yazmış bir dostum.
Şaşmış mıdır acaba bunca yaşlanmış olmasına?
Bir türlü can veremeyen katilleri "Kemikleri 18 diyor" diye haykırsa da,
17 yaşına henüz girmiş birinin annesiydi Erdal gittiğinde.
51 yaşında olacaktı oysa oğlu, onu son yatağına kendi koyma şansı olsa.
Sormuş mudur acaba yeni terlemiş, terlememiş bıyıklarının altından;
-Anne, sen misin?
21 Ocak 2015 Çarşamba
"Git..." zamanı
Hiç bilmediğim bir şehre gidesim var.
Kalmacasına değil ama;
Körlemesine,
Gezmecesine.
Tanımadıklarımı göresim var.
Her insan bir yaşam, her yaşam bir dünyayken,
Dünyaları görmecesine.
Her birine hayran olup,
Her birini ayrı ayrı tanıyasım...
Sokakları bilip,
İnsanları bilip,
Ağaçları bilip,
Kuşları bilip,
Başka ne çok şey var; bilip,
Sonra kendime dönesim var.
Hepsini tek tek özleyip,
Kendimden vaz geçmemecesine.
Kalmacasına değil ama;
Körlemesine,
Gezmecesine.
Tanımadıklarımı göresim var.
Her insan bir yaşam, her yaşam bir dünyayken,
Dünyaları görmecesine.
Her birine hayran olup,
Her birini ayrı ayrı tanıyasım...
Sokakları bilip,
İnsanları bilip,
Ağaçları bilip,
Kuşları bilip,
Başka ne çok şey var; bilip,
Sonra kendime dönesim var.
Hepsini tek tek özleyip,
Kendimden vaz geçmemecesine.
5 Aralık 2014 Cuma
Kültür – Sanatta yok Oluş, Toplumun Yok Oluşudur
Kültür, yerleşik yaşamla kök salıp gelişen bir toplumsal kavramdır. Gerçekten de, Mimari, resim, heykel, yazılı edebiyat, nitelikli ve kalıcı müzik eserleri, tiyatro, opera, bale gibi sanatın hangi alanına bakarsanız bakın, yerleşik yaşama geçişle geliştiklerini görürsünüz. Başta mimari olmak üzere, tüm bu alanlarda yetkin eserlerin kentlerin kurulmasını, kentlerin kurulmasının da daha kalıcı yetkin eserlerin ortaya konabilmesini sağladığını söylemek yanlış olmaz. Bunun içindir ki, gelişmiş toplumların doğal yaşam alanları ile birlikte en çok değer verip övündükleri şey sanat yapıtları ve yapılarıdır.
11 Kasım 2014 Salı
Bir Önder, Bir Okul ve Alnında Işığı İlk Hissedenler
Nereden geldik, nereye geldik? Dahası; acep nerelere gidiyoruz?
2 Eylül 2014 Salı
Oyunculukta Metamorfoz - Yaşamda Metamorfoz
(Bu yazı çok isteyip de erişemediği ciğere "mundar" diyen kedilerin ilhamı ile yazılmış ve doğal olarak onlara ithaf edilmiştir)
17 Temmuz 2014 Perşembe
Tiyatro öğrencisi nasıl seçilmeli?
Öteden beri düşünüyorum; tiyatro bölümlerine öğrenci nasıl seçilmeli? Mezuniyet tarihim eskiyip, mesleki eğitimin içinde yer işgal etmeye başlayınca bu konu üzerinde daha çok soruyla karşılaşmaya başladım. Doğal olarak her soruya verilen yanıt, düşüncelerin ve önerilerin çoğalmasını sağlıyor. Şimdi bunları derleyip arka arkaya sıralayalım ki, belki bir öneri ya da görüş halini alırlar.
24 Ağustos 2013 Cumartesi
Beyaz Türkler dönercide dönerler
Eski bir dostum yakınlarda yaşadığı bir olayı anlattı.
Öykü Ankara'nın yeni muteber semti Çukurambar'da geçiyor. Bilmeyenler için; bu semt, yeni sitelerin yapıldığı, lüks ve şık lokanta, kafe, vb'nin yoğun olarak bulunduğu bir yer. Dostum buradaki bir dönerciye eşi ile yemeğe gider. Tesadüf bu ya, kabinenin gençten bir üyesi de ailesi ile buraya gelir. Son derecede şımarık bir de çocukları vardır. Çocuğun verdiği rahatsızlık yetmez gibi, herkesin döner yemeye geldiği mekanın tam ortasına yerleşen bakanın masasında gayet abartılı, alevli - gürültülü bir kebap pişirilir. Bütün müşteriler rahatsız olmuştur. Bakanı fark edenler birer birer garsonları çağırarak servislerinin yerlerini değiştirir. Sonunda mekandaki herkes ortada bulunan mühim (!) masaya sırtını dönmüştür.
Bu sessiz ve gayet ağır protestoyu sayın bakan anlamış mı, bir tepki vermiş mi, orasını dostum anlatmadı. Ah şu beyaz Türkler
Öykü Ankara'nın yeni muteber semti Çukurambar'da geçiyor. Bilmeyenler için; bu semt, yeni sitelerin yapıldığı, lüks ve şık lokanta, kafe, vb'nin yoğun olarak bulunduğu bir yer. Dostum buradaki bir dönerciye eşi ile yemeğe gider. Tesadüf bu ya, kabinenin gençten bir üyesi de ailesi ile buraya gelir. Son derecede şımarık bir de çocukları vardır. Çocuğun verdiği rahatsızlık yetmez gibi, herkesin döner yemeye geldiği mekanın tam ortasına yerleşen bakanın masasında gayet abartılı, alevli - gürültülü bir kebap pişirilir. Bütün müşteriler rahatsız olmuştur. Bakanı fark edenler birer birer garsonları çağırarak servislerinin yerlerini değiştirir. Sonunda mekandaki herkes ortada bulunan mühim (!) masaya sırtını dönmüştür.
Bu sessiz ve gayet ağır protestoyu sayın bakan anlamış mı, bir tepki vermiş mi, orasını dostum anlatmadı. Ah şu beyaz Türkler
23 Mayıs 2013 Perşembe
Esinti
Esti işte... Tıp uzmanı falan değilim. Ama, okuduğum, duyduğum, kulağımın bir kenarında kalan bir bilgi kırıntısı takıldı kafama, dönüyor ha dönüyor.
Kanserli hücreyi düşünüyorum. Bilir misiniz neden zorlu bir hastalıktır kanser? Çünkü mikrop, virüs vb. bir nedene dayanmaz. Ama genetik miras, ama yaşamda karşılaşılan etkenler gibi değişik sebeplerle bedenin kendi hücresinin başkalaşması sonucu kendi kendine saldırmasıdır. Yani programı değişen hücreler kendi bedenlerini öldürmektedir. Bir doğa harikası olan bağışıklık sistemi, dışarıdan gelen saldırılarla savaşmak üzere düzenlenmiştir. Dost kuvvetlere, yani bedenin kendi ögelerine zarar vermez. Kanserli hücre de bizatihi bedenin kendi malıdır. Ve bağışıklık sistemi buna saldırmayı reddeder. Sonuç; beden zaten kendi kendine mücadele etmez, dışarıdan erken fark edilip sıkı bir müdahale de yapılmazsa iyileşme neredeyse olanaksızdır. Peki ne yapmak gerekir? Gözünü açık tutmak, durum değerlendirmesini asla ihmal etmemek, çok gerekiyorsa ve çözüm olacaksa bir an önce kanserli dokuyu bedenden çıkarıp atmak...
Nereden mi geldi aklıma? Hiiiç... Öylesine düşündüm işte...
Kanserli hücreyi düşünüyorum. Bilir misiniz neden zorlu bir hastalıktır kanser? Çünkü mikrop, virüs vb. bir nedene dayanmaz. Ama genetik miras, ama yaşamda karşılaşılan etkenler gibi değişik sebeplerle bedenin kendi hücresinin başkalaşması sonucu kendi kendine saldırmasıdır. Yani programı değişen hücreler kendi bedenlerini öldürmektedir. Bir doğa harikası olan bağışıklık sistemi, dışarıdan gelen saldırılarla savaşmak üzere düzenlenmiştir. Dost kuvvetlere, yani bedenin kendi ögelerine zarar vermez. Kanserli hücre de bizatihi bedenin kendi malıdır. Ve bağışıklık sistemi buna saldırmayı reddeder. Sonuç; beden zaten kendi kendine mücadele etmez, dışarıdan erken fark edilip sıkı bir müdahale de yapılmazsa iyileşme neredeyse olanaksızdır. Peki ne yapmak gerekir? Gözünü açık tutmak, durum değerlendirmesini asla ihmal etmemek, çok gerekiyorsa ve çözüm olacaksa bir an önce kanserli dokuyu bedenden çıkarıp atmak...
Nereden mi geldi aklıma? Hiiiç... Öylesine düşündüm işte...
21 Mart 2013 Perşembe
Anadolu'yu ışıtanlardan Nasrettin Hoca
Öteden beri tiyatroyu bir düş görmeye benzetirim. Çocuk oyunları, bu düşlerin içinde en mutlu çocuğun, en renkli düşleri gibidir. Bu seferki düşümüzde Anadolu'yu gökkuşağının tüm renkleriyle ışıtanlardan Nasrettin Hoca'yla buluştuk.
2 Temmuz 2012 Pazartesi
2 Temmuz
İnsan suretinde odunlar...
Dizi dizi, çığlık çığlık.
İnsan suretinde odunlar;
Ne izan, ne vicdan...
Odunlardan bir orman.
Eli var, ayağı var, kalbi yok.
Üstünde alevi var, ışığı yok.
İnsan suretinde odunlar.
Yaktılar.
Yaktılar korku suretindeki insanları...
İnsanları.
Gün geçti, ay geçti, kim bilir kaç yıl geçti,
Ağalar, beyler,
Hatırlılar, güçlüler,
Koydular "insanlık" adına
Korku suretindeki insanların arasına onları tutuşturan insan suretinde odunları.
Ey devran!
Her yaprağında ilerler görünürken tarih suretinde rakamlar,
Nasıl bunca geri gider bu topraklar?
Yeter bunca titrediğimiz kâh öfkeden, kâh hırstan,
Kâh kederden, kâh korkudan.
Sıra sende.
Şimdi sen titre bir kere ve gel kendine.
(Bu satırlar 2 Temmuz 2011 tarihinde yazılmıştır)
1 Mayıs 2012 Salı
Tiyatronun iki ayağı
Tarih boyunca çekinmeden ve onurla muhatabının karşısında doğruları söylemiş meslektaşlara...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






